Hani o çok sevdiğimiz açık büfe kahvaltılarımızın, her şey dahil otel yemeklerimiz veya bilmem kaç çeşit diye sunulan ama neredeyse ancak %30’unu ancak tüketebildiğimiz iftar soframızın sürdürülebilirlikle doğrudan bağlantısı var.

Araştırmalara göre bir paket makarna için ortalama 1300 kg suya ihtiyaç duyuyoruz. Nihai tüketim için üretilen gıdaların ABD’de %8’ini, dünyada ise neredeyse %30’unu tüketmeden atık olarak doğaya verdiğimiz acı bir gerçek.

İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto’nun 1897 yılında gelir dağılımının eşit olmadığını göstermek amacıyla formüle ettiği ve  çoğu zaman 20/80 kuralı olarak bilinen, gelirin %80’lik kısmının toplumdaki %20’lik bir gruba ait olduğu hipotezinin doğrulandığı bir çağdan öteye geçip, dünyanın en zengin 26 kişisinin en fakir 3.8 milyar kişiden daha fazla gelire sahip olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Endüstri Devrimleri ile başlayan ve 1900’lü yıllar itibariyle alevlenen kitle üretimi, kurulan sistemler sayesinde her ne kadar üretim işlerini kolaylaştırsa da diğer yandan insanları bir tür “tüketim makinesi” haline getirmeyi de başardı.

Fast Fashion, Fast Food derken hayatımızın her alanına giren, benim tabirimle, başımızın belası üç harflilerden olan “hız” kavramı hayatımızın merkezine oturtuldu. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki çok iyi ürününüz olması, geçmişte çok başarılı işler yapmış olmanız artık yeterli değil; her ne yapıyorsanız yaptığınız işi ‘hız’lı yapmak zorundasınız.

Hız da beraberinde rekabet denilen kavramın önemini tetikledi. Fiyatta rekabet, hizmette rekabet, farklı olmada rekabet derken, askeri terimlerdeki düşmana karşılık gelen rakip ile mücadele konusu zihnimizin merkezine yerleşti. Sonuç olarak bu hastalığın ilacı olarak “strateji”ye ihtiyaç duyuldu.

Strateji; bir hedefe ulaşırken seçilen yol ve yöntemler veya kararlar iken, stratejik düşünce ise geçmiş-şimdi-gelecek örgüsünde uzun vadeli bakabilmekle ve buna yönelik planlar yapabilmekle ilgilidir.

Son dönemlerde adını sıkça duyduğumuz sürdürülebilirlik kavramının da strateji ile doğrudan ilintili olduğunu düşünmek gerekir. Bir şeyin stratejik olması için bunun uzun vadeli düşünce ile olması ve sonuçlarının da uzun vadede alınabileceğini düşünmek gerekir. Sürdürülebilirlik konusu da uzun vadeli bakabilmekle ilgili olduğu için ben bunun stratejinin bir konusu olduğunu düşünenlerdenim.

Neden Sürdürülebilirlik Çok Konuşuluyor?

Sürdürülebilirlik; temeli 1972’lerde atılan ve ilk adımı İnsan ve Çevre Zirvesi’ne dayanan bir konu. En son Eylül 2015’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 193 dünya liderinin uzlaşısından sonra gündeme gelmeye başladı.

Bu zirvenin sonunda dünyada yoksulluğun azaltılması, kültürel ve sosyal değerlerin korunması, çevresel zararların engellenmesi, cinsiyet eşitsizliği ile mücadele, dezavantajlı grupların gözetilmesi, gıda israfının azaltılması, kuraklık ve çölleşme ile mücadele, biyoçeşitliliğin korunması, ekonomik büyüme, teknolojik gelişme, istihdam ve sanayileşme gibi konularda 17 maddeden oluşan “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları” bildirgesine imza atıldı. Bu deklarasyon sonucunda da ülkeler, liderler ve şirketler sürdürülebilirliği stratejik planlarına dahil etmeye başladı.

Sürdürülebilirlik Neden Önemli?

Yaşadığımız dünya, çevre ve ekolojik  denge bir tür sistem düşüncesi prensibine göre çalışır.

Ticari veya ticari olmayan amaçlarımızı gerçekleştirmek için girdi-işlem-çıktı şeklinde çalışan bir modele ihtiyaç duyarız. Örneğin bir çikolata elde etmek için sisteme süt, kakao, şeker gibi hammadde ve çikolata yapabilme bilgisi eklerken bunu market raflarından paketlenmiş bir şekilde satın alabilmek için makineler veya çeşitli üretim araçları kullanırız. İşte tüm bu süreçlerin toplamını açıklayabilmek için de sistem kavramını kullanırız.

Rekabetin artmasıyla işletmeler yüksek getiriler elde etmek, sürekli büyümek ve devamlı kârlarını artırmak için çeşitli çabalar içerisine girdi. Başta iyi niyetle çıkılan bu yolda bazı şirketler, iş liderleri hatta bazen de ülkeler etik veya doğal olmayan yolları tercih etmeye başladı. Örneğin bilimsel gelişmelerin de desteği ile daha az yem ile kısa sürede yüksek kiloda et üretebilmek için besi hayvanlarının genetik kodları ile oynayarak double muscled denen devasa kaslı danalar geliştirdik. Yetmedi, tavukları ışıklarla kandırarak daha fazla yumurta üretmelerini sağlarken, çiftçileri eğiterek değil topraktan fazla tahıl üretmeleri için onlara yapay gübreleri tarlalarında kullanmalarını öğütledik. Sonucunda da toprak ana bizden öcünü alırcasına bir süre sonra verimini düşürerek bize gereken mesajı vermeye başladı.

Daha konforlu hayat için bir fosil yakıtlı aracımız yetmezmiş gibi ikincisini aldık; daha keyifli veya zengin bir hayat sürmek adına ağaçları kesip gökdelenler yaptık.

Daha güzel görünmek, kendimizi daha iyi hissetmek için moda endüstrisinin, kozmetik cambazlarının elinde pazarlama aleti olduk.

Sonuç mu? Daha aradan iki yüz yıl bile geçmeden bir de baktık ki tıpkı gözüne projektör tutulmuş tavşan gibi “doğa diye bir şey varmış” diye öylece kalakaldık.

Yapılan çeşitli araştırmalarda tüketim çılgınlığımız bu haliyle giderse 2050 yılından sonra dünyanın yaşanmaz hale geleceğinden bahsediliyor.

Hepsi bir araya gelse doğaya salınan plastiklerin toplamının şu an Fransa’nın yüz ölçümünün 2-3 katı büyüklüğünde olduğu raporlanıyor. Bugün sağlıklı diye yediğimiz balıklardan dolayı ağır metal birikmelerine maruz kalıp kalmadığımızı, şehirlerde soluduğumuz havanın bizi kanser yapıp yapmadığını tartışmaya başladık.

 

Nereden Başlayacağız? Kim Yapacak?

Bugün dünyanın ve insanlığın geldiği nokta itibariyle çözümü mümkün veya mümkün olmayan sayısız problemden bahsedebiliriz. Bu problemleri ise kendi içerisinde kategorize ettiğimizde bazılarını basit, bazılarını ise “Belalı (wicked)” problem olarak tanımlıyoruz. Bir problemi belalı yapan ise, problemin kaynağının net olarak tarif edilememesi ve çözümünün de net bir şekilde ortaya konamaması olarak açıklıyoruz. Sürdürülebilirlik meselesini de çoğunlukla “Belalı” problemler kategorisinde ele alıyoruz.

Her ne kadar gecikmiş olunsa da yapılması  gerekenlerle ilgili 17 maddelik Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile bir tür çerçevenin çizilmiş olduğunu görüyoruz.

Her konuda olduğu gibi sürdürülebilirlik meselesinde de görev yine liderlere düşüyor. Özellikle yıllardır büyüme ve kâr peşinde koşan, bir ürün/hizmet ortaya koyabilmek için doğal kaynakları tüketen iş dünyasına ciddi görevler düşüyor.

Diğer yandan her ne kadar okuduğumuz raporlara, yapılan araştırmalara göre bu görevler kamuya veya büyük ölçekli firmalara düşüyor gibi bir algı oluşturuluyorsa da sürdürülebilirlik konusunun iş dünyasının tamamının gündeminde olması gerektiği unutulmamalıdır. Özellikle de bizim gibi toplam şirketlerinin %98’inin aile şirketi ve bunların da %80’inden fazlasının KOBİ (Küçük ve Orta Boy İşletme) olduğunu, üretimin de tüketimin de büyük oranının bu şirketler tarafından yapıldığını düşündüğümüzde bu konuda bilinçlenmenin her seviye şirkette veya iş liderinde olması gerektiğini bilmek gerekiyor.

Tabii bu işin sorumluluğunu sadece devlete veya şirketlere mal etmemiz doğru olmaz. Çocuklarına, torunlarına veya kendisinden sonra gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak isteyen tüm insanlara görevlerin düştüğünü unutmamak gerekir.

 

Nasıl Yapacağız?

  • Dünyanın en büyük yatırım şirketlerinden Goldman Sachs, 2030 yılına kadar doğa dostu işlere 750 milyar dolar yatırım yapacağını açıkladı. Bazı kurumlar artık enerji tüketimi, yeşil enerji ile üretim ve doğadan aldığını doğaya verme konusunda örnek adımlar atmaya başladı. Şirketler de Sachs gibi stratejik kararlar alarak, kendisini takip edenlere örnek olmayı bir görev olarak değerlendirmelidir.
  • Yeşil/temiz enerjiye ilgi arttı. Kimileri fabrikalarının çatılarına güneş enerjisi panel yatırımları yaparken kimileri ise sattığı ürünlerinin belirli bir kısmı kadarını geri kazanım düşüncesi ile ücretsiz bir şekilde toplamaya başladı.
  • Sürdürülebilirlik her ne kadar sermaye sahiplerinin üstlenmesi gereken bir iş gibi algılansa da bu konuda devletin, kanun koyucuların örnekleri çoğaltmak için bazı yasaları devreye sokması ve sıkı denetlemesi gerekecektir.
  • Son dönemlerde, “döngüsel yaklaşım” denilen bir düşünce yapısına gitmemiz gerektiği zihinlere oturmaya başladı. Yani doğa ile barışık, doğadan aldığımızı tekrar doğaya verme mantığı toplumda oluşmaya başladı. Tabii bu bilincin artırılması için etkili insanlardan medya kuruluşlarına kadar herkesin üzerine düşeni yapması gerektiği çok açık.
  • Özellikle işletmelerin mevcut işlerini yönetirken bir de sürdürülebilirlik için şirketler kurması, projeler üretmesi mümkün olmayabilir fakat küçük girişimlere yatırım yapabilirler.
  • Sürdürülebilirlik sorunlarının çözümü içim klasik düşünceden yaratıcı düşünceye geçiş yapılması gerektiğinin farkına varılmasına, bunun için de problemleri tespit etme ve problemleri çözme konusunda yeni yetkinliklerimizin geliştirilmesine ihtiyaç duyacağız. Bu konuda da Design Thinking gibi inovatif yönetim yaklaşımlarını kullanmak iyi bir seçenek olacaktır.
  • İnovatif iş fikirlerine sürdürülebilir odaklı yaklaşmak, müşteri veya iş dünyasının sorunlarının çözümüne odaklanmanın yanı sıra  toplumsal sorunlara da odaklanılabilecek ve adına “sosyal inovasyon” dediğimiz inisiyatiflere daha çok ihtiyaç duyulacaktır.
  • Kurumların sorumluluk bilinci ile hareket ederek her türlü atıklarına da sahip çıkmayı bir “kurum değeri” haline getirmenin de gündeme alınması gerekecek.
  • Stratejik planlarımızda sürdürülebilirlik hedefleri (KPI’lar) belirleyerek bunun için bütçeden pay ayırmaya ihtiyaç duyulacaktır.
  • Tüm insanlığı ilgilendiren stratejik meselelerin kanunla, yönetmelik veya prosedürle değil, bir tür kültürel gelişmişlikle olabileceğini düşünerek, tıpkı binlerce yıl önce yazılmış “Kırmızı Başlıklı Kız” peri masalının bizlere verdiği mesaj gibi daha çocukluk çağında bu konunun önemini ve mahiyetini bilinçaltına nakşetmek gerekecektir.
  • Doğayı çok kirlettiği için kot pantolon giymeyin, deodorant veya makyaj malzemeleri kullanmayın veya cep telefonlarınızı yenileri ile değiştirmeyin diyemeyiz fakat bunların çıktılarının doğaya vereceği tahribatı düşünerek hareket etmeyi hatırlamalıyız. Hiç değilse kızartmada kullandığımız eskimiş yağı lavabolara dökmeyerek veya ömrü bitmiş alkali pilleri ayrıştırıp ilgili çöp kovalarına atarak bu işe başlayabiliriz.

 

Peki, Yapmamamız Gerekenler?

Bu noktada yapmamamız gereken ise, sürdürülebilirlik hedeflerine sığınarak hayata geçirilen güzel uygulamaları bir tür pazarlama fırsatı gibi görüp “görsünler diye” önce kendimizi, daha sonra da toplumu kandırmayı aklımızın ucundan bile geçirmemeliyiz.

Dahası, sürdürülebilirlik konusunu zihinlerde içselleştirmeden, bir yönetim kültürü haline getirmeden sırf “tedarikçisi olduğumuz devasa şirketler istiyor” diye göstermelik dokümantasyonlarla, şaşalı sürdürülebilirlik raporu hazırlatarak bu işle ilgili üzerimize düşeni yaptık gibi bir yanılgı içerisine de düşmemeliyiz.

Yaşanabilir bir hayatı beraberce inşa etmemiz dileğiyle…

Dr. Kamil BAYAR

www.kamilbayar.com

www.viaconsulting.co

www.viaacademy.co

facebook.com/kamilbayar 

twitter.com/drkamilbayar

instagram.com/dr.kamilbayar

youtube.com/kamilbayar